SARIKIRMIZIYIZ.BiZ - Galatasaray Taraftar Forumu
Duyurular: Sitemiz yayına başladı - 21.05.2007  - Logo tasarımı ve katkıları için GulTunc'a teşekkür ederiz... 
SARIKIRMIZIYIZ.BiZ Araç Çubuğunu Yüklediniz mi?
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mart 14, 2010, 03:54:22


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Atatürk'ün ana fikrini verdiği ilk Türk operası '' ÖZSOY ''  (Okunma Sayısı 112 defa)
cimbom-idris
Yeni Açık
****
Mesaj Sayısı: 265



Üyelik Bilgileri
« : Aralık 24, 2008, 17:22:27 »

ATATÜRK’ÜN ANA FİKRİNİ VERDİĞİ İLK OPERA

ÖZ SOY DESTANI


Araş. Gör. Mustafa BAYIK

GİRİŞ

“Özsoy”, Ahmet Adnan Saygun’un daha 27 yaşındayken ve 2 ay gibi akıl almaz bir sürede bestelediği Cumhuriyet tarihimizin seslendirilmiş ilk opera eseridir.
Librettosu / yapıtın metni Münir Hayri Egeli tarafından kaleme alınmıştır.
Üç perdelik, dramatik türde bir opera olarak bestelenmiş olmakla birlikte, 1982 yılında Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü nedeniyle, tam 48 yıl sonra tekrar sahnelenmesi gündeme geldiğinde Saygun, bu 3 perdelik operayı, 1 perdelik bir özet hâline getirmiştir.
“Özsoy”un üvertürünün başlangıç akorlarında, bestecinin çok sağlam ve özgün müzik karakterinin şaşırtıcı olgunluktaki ilk izlerini görüyoruz. Daha ilk akorlarda eserin mistik yapısını hissetmek mümkündür. Bu sade ve yoğun anlam yüklü yapı dikkat çekicidir.

Saygun’un daha sonraki dönemlerde bestelediği eserlerde yer verdiği halk ezgilerinin yoğun ve karmaşık armonik yapısı bu eserde görülmemektedir. Buna karşılık tonal müziğin vardığı en yüksek doruk olan, Wagner’in müziğinde rastladığımız yoğun derinlik ve müzikal ifade, adeta yıllar sonra Saygun’un müziğinde karşımıza çıkmaktadır. XIX. yüzyıl romantik akımının esası olan ve Wagner’in zirveye ulaştırdığı, dramın müzikle ifadesine (Gesamtkunstwerk), Saygun yeni bir boyut katmıştır.
Doğunun duyarlılığını getirmiş, müziği Wagner’in bıraktığı yerden yeni renk ve akorlarla geliştirerek, doruğa ulaştırmıştır.



ÖZSOY’U YAZMA DÜŞÜNCESİ

Librettosu / yapıtın metni  Münir Hayri Egeli tarafından yazılan “Özsoy”un ana fikrini bizzat Atatürk vermiştir.
İran şahına bir “opera” izlettirme fikri Atatürk’ün aklına nereden gelmiş olabilirdi? Ahmet Adnan Saygun’un anlatımından dinleyelim:
"Öyle sanıyorum ki iki düşünce O'nu bu arzuya itmiştir. O sıralarda kendisinin İran ile yakınlaşmayı, iki devlet arasında sağlam bir dostluk kurulmasını istediği anlaşılıyordu. Biri çoğunlukla Sünnî, öteki çoğunlukla Şiî mezhebine bağlı bu iki devlet yüzyıllar boyu düşmanca bir komşuluğu sürdüre gelmişlerdi. Atatürk, işte bazen açık bazen kapalı olan bu düşmanlığı dostluğa çevirmek, bunun için de din ve mezhep konularını bir yana itip, iki milletin öz kardeşler oldukları fikrini, bir İran efsanesine dayanarak ileri sürme düşüncesine kendini kaptırmış olmalıdır. Atatürk böyle bir fikri, Şah ile karşılıklı söyledikleri nutuklar sırasında da ortaya atabilirdi. Fakat, sahnenin hareketinden ve musıkinin gücünden yararlanarak, bu fikri bir sanat havası içinde işlemenin, heyecanla beslenen duygular üzerinde büyük etkisi olacağını düşünmüş olmalı idi. Nitekim, 19 Haziran 1934 tarihinde, Ankara Halk Evinde yer almış olan ilk temsilin hemen ardından iki devlet başkanı Dışişleri Bakanlığı'na giderek orada Türk - İran dostluğunun temelini atmışlardır.

İkinci düşünceye gelince; Atatürk herhalde yine bu Türk İran dostluğu bakımından Şaha büyük bir itibar göstermek ve onu mümkün olduğu kadar etkilemek istemiş olsa gerektir. Nitekim Şah'a elbetteki Türkiye'nin şehirlerini, o zaman var olan bir iki fabrikasını gösterebilecekti, fakat bütün bunlar İran'da da vardı veya olabilirdi. Ama bir musıkili sahne eseri Şah için yepyeni bir şey olacaktı. Gerçekte bu kendisi için de yepyeni bir şeydi.

Daha önce tek sesli geleneksel Türk müziğinin bestecinin genellikle kendi bireysel duyarlığını, acısını, kederini dile getiren lirik yaklaşımlardan, duyarlıktan ibaret kaldığını söylemiştim.
Bu da kuşkusuz bir anlatım unsuruydu.
Ama öteki şiirsel unsurlar da vardı.” Ünlü müzik bilginimiz Cevat Memduh Altar sıralıyordu:
"Yalnız Lirizm ile iş bitmez. Onun yanında hayatın her şeyiyle kendisi, hayat gerçeğinin acımasız dorukları olmanın niteliğini taşıyan: Mitoloji, mitolojik-epik, dramatik yada trajik duyarlıkların işlenecek konunun özelliklerine uygun oranlarda rol almaları zorunludur; ve bunları tek sesli bir müziğin salt melodik yapısı içinde değerlendirmek imkânsızdır. Sanatçının eserinde, yukarıda geçen şiirsel unsurları algılayış gücü ve işleyeceği konunun karakteri gereği biçimlendirebilmesi; ancak çoksesli tekniğin oluşturabileceği, zengin olduğu kadar karmaşık da olan bir anlatım dokusu içinde mümkün olabilmektedir. Bu işler için, operaların, senfonilerin, senfonik şiirlerin, eşlikli ve eşliksiz büyük çaptaki koro eserlerinin meydana getirilmeleri gerekmektedir."

Atatürk’ün müzik reformundan beklediği de budur;

bu sebeple kendisi “Özsoy”da olduğu gibi, bu konuda ilk ve en güzel örneklerin verilmesine ön ayak olmuştur.

Atatürk’ün fikir babası olduğu “Özsoy”un, 19 Haziran 1934 günü dağıtılan broşürünün 3. ve 4. sayfasında yer alan görev dağılımı belgesel önem

taşımaktadır. Bu görev dağılımını aşağıda sunuyorum:

ÖZSOY OPERASI



ÖZ SOY Destanı

3 Perde 12 Tablo

Yazan ve Sahneye Koyan: Münir Hayri

Besteleyen ve Orkestra Şefi: Ahmet Adnan (SAYGUN)

Orkestra: İstanbul Konservatuarı yaylı sazlar heyetiyle Riyaseti Cümhur Bando Heyeti

Dans ve korografi : Selma ve Azade Selim Sırrı

Sahne: Hami

Dekor ve kostümler : Mahmut - Galip

Koro idaresi : Muallim Halil Bedi, Mediha Adnan.

Koro: Ankara Kız lisesi, Ankara Kız orta mektebi, Ankara Beden Terbiyesi Enstitüsü talebesi

Konduit : Şevket

Suflör : Enver Necip

Rol Bölümü

Ozan : Hamdi Selçuk

Baş Şaman : Salih Bey

Köse Ağa : Salih Bey

Birinci Bey: Fethi Bey

Züppe: Fethi Bey

İkinci Bey: Kemal Bey

Bir Zabit : Kemal Bey

Kaymakam: Kemal Bey



Felekler

Nigar Hanım, Muhsine Hanım, Muazzez Hanım, Yıldız Hanım, Nüzhet Hanım, Nimet Hanım.

Feridun: Gazi Terbiye Enstitüsü muallimlerinden Nurullah Şevket Bey

Ses : Gazi Terbiye Enstitüsü muallimlerinden Nurullah Şevket Bey

Hantun (UluAnne): Konservatuar muallimlerinden Nimet Vahit Hanım

Ahriman : Süleyman Bey

Ayşım: İstanbul Konservatuarı talebelerinden Semiha Hanım

Mehmet: Gazi Terbiye Enstitüsü muallimlerinden Ö.C.Bey

Bir Köylü: Bedri Bey

Sarıklı: Bedri Bey

Politikacı: Hayati

Tembel, Sefih ,Bedbin: Semiha Hanım



İraç

Danslar: Selma ve Azade hanımların idaresinde Kız Lisesi ve Orta mektebi talebelerinden Perran – Leyla – Vesamet – Belkıs – Nedret – Enise - Melahat hanımlar.



Perde açıldığında sahnede görülen ozan, ezelî Türk yüceliğini sayıp dökeceği destanına koyularak dinleyicilerin hayalini kırk bin yıl evvelki Feridun’un ülkesine çeker.
Bu tiradda Atatürk’ün ulus, din, devlet konularındaki görüşlerine ışık tutulmaktadır.

Arpın büyülü melodisiyle ozan tiradını seslendirmeye başlar :

“Ben ne puta tutkunum, ne de yara vurgunum,

Elimde destanımla yalnız hakka bakarım.

Doğruyu anlatırım, gönüllere akarım.

Gönlü açık olanlar elbet beni severler.”

Dizelerinde Asya Türklerinin eski inancı, Şamanlıktan hak dine, İslam’a geçiş vurgulanmaktadır.

Son bölümde ise tasavvuf felsefesinin büyük ozanı Yunus Emre ile bir bağlantı kurulmuştur.

Gönül gözünün açık olması deyimi, tasavvufta, ilâhî aşkın tanımlamasıdır.

* Tiradın devamında, yeni milletin kültür yapısı betimlenirken kaynakların, Batıdan veya Doğudan değil, kendi tarihimizden alınması gerekliliği

vurgulanmaktadır:

“Ben, ne Homeros gibi; hayali yavuzlar,

Tanrılarla sevişen kızcağızları anlatmaktan hoşlanır

Ne de eski Fin’lerin Kalavala’sı gibi, insanlarla cinlerin,

Döğüşünü süslerim hayal enginlerinde

Ben Firdevsi değilim,

Kendi dar anlayışımdan, güzel renkli savaşlar yaratıp,

İninde uyuyan aslanları kamçılamam

Ben vatan yavuklusu ozanım

Öz tarihi söylerim, olmuşu iletirim,

İşte böyle beylerim.”

Atatürk’ün görüşleri doğrultusunda yazılan bu satırlarda da görüldüğü gibi, iman ve vatan yeni milletin en temel unsurlarıdır.

*  Toplumun ilerlemesi, çağdaşlaşması için başvuracağı kaynakların, kendi geçmişinde varolduğu ve bu geçmişten hareket edilmesi gerekliliği bakın

nasıl anlatılıyor :

“Tarih diyor ki bize,

Uygarlıklar ırmağı brakisefal soyda buldu, özlü kaynağı

Bu soy, Asya’dan çıktı, dört bir yana dağıldı

Bu tarih, yükselişin, başlangıcı sayıldı

Avrupa, Anadolu, İran, ve orta yayla uygarlığa girdi

Bakın, bu büyük soyla zaman durur mu?

Sakın zaman durur sanma, duran düşer

ilerden başkasına inanma.”


Dağılmış Türk boylarını bir araya toplamayı başaran Hakan Feridun’un temsil ettiği kişilik, dağılmış Osmanlı İmparatorluğunu yeni bir ulusta birleştiren

Atatürk’ten başkası değildir.

Bu birlikteliği sağlayan ortak değerlere, Hakan Feridun, iki oğlunun dünyaya gelişinin kutlandığı gece, yapılan dualarda örnekler veriliyor.

Sade fakat etkileyici armonik yapısıyla koro duasına başlıyor :

* Hakan’ın yaveri yurdun dört bir yanından gelen beylere seslenmektedir.

(Hakan’ın Yaveri)

“Dört yanın, doğunun, batının, gün ortasının ve Kara

Yurdun beyleri. Bu mavi gecede Ulu Hakan Feridun’un

Çağırışına kulak verdiniz ve buraya toplandınız.”

Beylerle aralarında geçen konuşmadan sonra bir asker, Hakan Feridun’un gelmekte olduğunu müjdeler.

Hakan Feridun koronun coşkuyla seslendirdiği partisyonla içeri girer :

(KORO)

“Yaşa yaşa Feridun sen başımızda var ol.

Sana mutlu dilekler getirdi bu örük kul”


* Doğum için gelen beyleri selâmlar ve şan tekniği açısından çok zor olmayan aryasını söylemeye başlar :

“Derin göklerden akan yüce yavuz kartallar.

Sizi seçtiğiniz bey öz yürekten selamlar.

Atılınca karayı silecek gibi hırçın

Kanadınızla siz en varılmaz en yalçın

Kayaları yıkarak nur saçan beylersiniz

Ününüz yüce olsun. Yurduma hoş geldiniz”

Tekrar koro Hakan Feridun’a cevap verir. Burada bestecinin Wagner’in müziğinden etkilendiğini açıkça hissedebilmekteyiz:

(KORO)

“Yaşa yaşa Feridun sen başımızda var ol.

Sana mutlu dilekler getirdi bu örük kul”



(HAKAN FERİDUN)



“Size şölen hazırdır. Kurbanlar sizi bekler.

Bu saadetli günde nur getirdiniz beyler.

Hep kollar göğe kalksın yere kapansın dizler.

Benimle bir oldunuz dua ettiniz sizler.”



(KORO)



“Hep kollar göğe kalksın yere kapansın dizler.

Sizinle bir olalım dua edelim bizler.”



Hakan Feridun koro ile birlikte aşağıdaki, Tanrı’ya yakarışını içeren tiradını okumaya başlar.

“Tanrım, bu güzel geceyi,

En güzel umutlarla doldur, nurunla doldur

Sen ey ışık kaynağı

Dileklerin yapıcısı

Umutlarını sana bağlayanların, koruyucusu

Ulu Tanrı

Yüce Tanrı

Çok cahiller, seni gökte arar, yerde ister

Sen inananların gönlündesin

Ulusumuzu daima aydın ufuklara yönelt tanrım.”



Tanrı’ya bu yakarıştan sonra, bir haberci tarafından Feridun’a müjdeli haber iletilir ve Hakan’ın ikiz çocukları olduğu haberi verilir.

Hakan Feridun’un ikiz oğulları, Tur ve İraç’ın temsil ettiği “Özsoy”, Türk ve İran halkının kardeşliğini temsil etmektedir.

Feridun’un hanımı Hatun’un iki yavrusuyla gelmekte olduğu haberi gelir. Koronun Hatun’a seslenişi duyulur.

(KORO)

“Selam senindir hatun, senindir ayla güneş

Bu ikiz tosunla sen sayılırsın göğe eş.”


Daha sonra koro karşılama seramonisini bitirdikten sonra Hatun ile Hakan Feridun arasında etkileyici aynı zamanda duygusal bir düet başlar:

(HATUN)

“Yurda armağan olsun hakanım bu çifte kurt

Şayet bir gün görürse kara gün bu güzel yurt

Biri arslan biri kurt olarak saldırsınlar.

Yeryüzünden kötülüğün kökünü kaldırsınlar.

Kadına annelik vatan severliktir bey”

(HAKAN FERİDUN)

“Kadın anne olunca feleğin ömrü uzar.

Yerler göğe yaklaşır. Nurlar gözleri sular.

Bugün senin ününü haykırmak istiyorum.”

Logged

Her  insan ayrı bir çiçektir.
Kendisine has rengi ve kokusu vardır ...
**
Sevgi ve saygı görmek için 1inci veya
2inci olmak gerekmez .
Kendimiz olmak yeter.....
cimbom-idris
Yeni Açık
****
Mesaj Sayısı: 265



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Aralık 24, 2008, 17:23:01 »

* Yedi feleklerin gelmekte olduğu müjdelenir.
Hakan Feridun şölen hazırlanması için talimat verir.
Kutlama gecesinde, yeni doğan çocuklara, kaderleri için dileklerde bulunan “felekler”, bu kardeşliği nasıl dile getiriyorlar, şimdi de buna göz atalım:

2. Felek :

- Bu yavrular ve onların öz soyu çoğalsın, boyları en eşsiz yurdu bulsun, yer yüzünün en güzel yurduna sahip olsun.

3. Felek :

- Her ne vakit el ele verip tutuşsalar, yeryüzü ışık dolsun sulh, bereket ondan doğsun.

4. Felek :

- Bu çocukların, çağlar boyu sürüp gidecek soyları, hiçbir zaman unutmasınlar, kardeş olduklarını ve her zaman, yüz yılların gerisinde kalacak olan bu anı hatırlasınlar.

6. Felek :

- Bu çocuklar yaşlanacaklar elbet. Ancak ne zaman soyları, derin derin üzerlerine çökecek, karanlık bulutlardan sıyrılır ve yeni bir nur başlarsa, bunlar kaybedecek aksakallarını, yeniden genç olacaklar ve böylece kaderleri, soylarının yenilmez bahtına bağlanacak.

* *Atatürk’ün İran’la dostluğa ne kadar önem verdiği, bu satırlarda dile getirilmektedir.

İran Şahının ziyaretine gösterdiği ilgi, 2 ay gibi kısa bir sürede opera hazırlama imkânsızlığını bildiği halde bu konuda diretmesinden belli olmaktadır.

Şimdi final bölümü olan, Hakan Feridun’un çocuklarına isimlerini koyduğu bölümü inceleyelim :

“Sen ey nur topu çocuk,

Senin adın Tur olsun

Kutlu rengin mavi, esin ay

Yoldaşın kurt olsun



Sen ey sevgili çocuk

Senin de adın Iraç olsun

Nurun Yeşilden çıksın, güneş seninle parlasın

Yoldaşın arslan olsun

Ve her ikiniz de, cesaretin, erliğin rengi olan, al ile, paklığın rengi, beyaza birlikte sarılın.”



*Feridun, Iraç adını koyduğu oğluna, “nurun yeşilde çıksın, güneş seninle parlasın, yoldaşın arslan olsun” derken, İran’ın ortak manevî değerlerini ortaya koyuyor ve bayraklarındaki sembolleri anlatıyor.

*Her iki oğlunu, cesaretin, erliğin, temizliğin sembolü olan Türk bayrağında birleşmeye çağırıyor.

Çocuklarına isimlerini koyduktan sonra Feridun şenliğin başlaması için talimat verir.

1982 yılında Saygun’un 3 perdelik “Özsoy” operasını 1 perde olarak kısalttığını yazımın başında belirtmiştim.

Adnan Saygun “Taş Bebek” operasında yer alan “Sihir Raksı” isimli müziği bu bölüme yerleştirmiştir.

Türk halk müziğimizin armonize edilmiş yansımalarını bu bölümde dinleyebiliyoruz.

Son bölümde gök gürültüsüyle orkestranın kasvetli akorları dinleyiciyi tedirgin bir ruh haline sürükler.

Hatun iki çocuğuyla birlikte kendisini Ahriman ile karşı karşıya bulur.

Ahriman bir şölen olduğunu işittiğini söyler ve bu şölene çağırılmadığı için bundan şikayetçidir, çağırılmadığına çok sinirlenmiştir.

Orkestranın panik hissi veren tınısı içinde Hatun, Ahriman’ın kendisinden ne istediğini sorar. Ahriman, Hatun için değil çocuklar için geldiğini söyler.

Hatun ise bir anne şefkatiyle yavrularını kucaklar. Ahriman’a çocuklarını öldürüp öldürmeyeceğini sorar. Ahriman buna gücünün yetmeyeceğini söyler.

Yalnız bu iki genci, soyları arasında meçhul kalmaya mahkum ediyorum der ve devam eder kahkaha atarak:

“Bu iki bebek el ele verecek ve dünya bundan ışık bulacak ha” der.

Bu dileğin amacına aykırı olduğunu vurgular. Hatun bu kötülükleri yapmaması için Ahriman’a yalvarır. Ahriman bunu reddeder. Hatun Tanrı’ya yalvarmaya başlar ve bu yakarışlar sonrasında bir ses duyulur:

(KORO)

“Hatun üzülme sakın.. Annelik safası dert

Bazı cilvesi onun görünürse bile sert

Annenin sesi gök kubbede cevap bulur

Annenin dilediği ne ise öyle olur.”


ve arkasından şu ses duyulur :

Hatun merak etme sakın. Ahrimanın dilediği ancak üç defa yerini bulabilir. Senin yavruların bir dördüncü defa el ele verirlerse bir gün Ahriman çatlayacak yer yüzü nur dolacak…

Bu sözlerin ardından perde iner.

*** Dünya müzik tarihinde, büyük bir devlet adamı ve bir sanatçının birlikte yarattığı, belki de tek operadır “Özsoy”.

Sonuç olarak bu mitolojiye göre yeryüzünde insanlar türedikten bir müddet sonra dünyada karanlıkla ışığın çarpışması başlamıştır.

Karanlıkla aydınlığın bu ezeli döğüşü, bu en eski inanıştan bütün milletlerin dinî inançlarına geçmiş ve kalmıştır.

Nihayet bir gün gelmiş ki karanlık ve kötülükler insanlığı ele geçirmiş ona hükmetmeye başlamıştır.

Bu, Firdevsi’nin ölmez eseri Şehname’de “Dahhak” olarak canlandırılmıştır.

Bu zalimin karanlığı asırlarca sürmüş nihayet bir demirci, Türk versiyonunda “Boz kurt” İran versiyonunda “Gave” ortaya çıkmış bu karanlığı dağıtmıştır.

Yeniden ışığa kavuşan insanlar başlarına bir Bey seçmişlerdir: “Feridun”.

İşte Münir Hayri, mitolojinin bu güzel noktasını eserine konu olarak almış ve XIX. yüzyıldaki Alman millî tiyatrosunun yaratıcılarının kullandığı tekniğe başvurarak Feridun hikâyesini Zendavesta, Şehname ve Efrasyap destanlarıyla Hint ve Uygur mitolojilerindeki en uygun parçalarla bağlayarak
Öz Soy’u meydana getirmiştir.

Asıl mitolojiye göre Feridun’un üç oğlu olmuş ve bunlardan

*Tur bütün Asya’ya hakim olarak Turanîlere ata olmuş,

*İraç İran’da kalmış ve İranilere ata olmuş,

*Selm’de Avrupa’ya giderek Avrupa Arilerine baba olmuştur.

Münir Hayri bu mitolojinin Tur ve İraç’ın doğumuna ait olan kısmını almış ve onu genişletmiştir.

Bu noktada da efsaneyi bırakıp doğrudan doğruya tarihe yönelmiş ve bilim dünyasında kabul gören brakisefal soy benzeyişine dayanarak konuyu tarihe mal etmiştir.

KAYNAKLAR

1. ALTAR, Memduh Altar, “Opera Tarihi”, Pan Yayıncılık, İstanbul 2001.

2. İLYASOĞLU, Evin, “Zaman İçinde Müzik:Başlangıcından Günümüze Örneklerle Batı Müziğinin Evrimi”, İstanbul 1999.

3. ONAY, Ersin, “Atatürk ve Müzik”, http://www.bilkent.edu.tr/~dos/bilkentl ... 0-ata.html

4. “Özsoy Destanı”, Аnkara Halkevi Sahnesi, 19 Haziran 1934. (İlk temsilin program kitapçığı).

5. REFİĞ, Gülper, “Atatürk ve Adnan Saygun”, Boyut Yayıncılık, İstanbul 1997.


Bendeniz her satırını okurken duygu yoğunluğu yaşadım ....

Başta Atam olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürlerimi saygılarımı , sevgimi sunuyorum .

Logged

Her  insan ayrı bir çiçektir.
Kendisine has rengi ve kokusu vardır ...
**
Sevgi ve saygı görmek için 1inci veya
2inci olmak gerekmez .
Kendimiz olmak yeter.....
cimbom-idris
Yeni Açık
****
Mesaj Sayısı: 265



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Aralık 24, 2008, 17:24:19 »

Şimdi Andan Saygun beyefendinin sözlerini okumalıyız ....



Atatürk ve Cumhuriyet Devrinde Türk Operasında ilk kımıldanış...

1934 Ankarası... Cebeci'deki Musıki Muallim Mektebinde geleceğin müsıki öğretmenlerini yetiştirme gayretleri içindeyiz.Cumhurbaşkanlığı Orkestrası aynı binanın küçük salonunda konserlerini veriyor, Cumhurbaşkanlığı Bandosu eski Meclis bahçesinde açık hava konserlerini tertipliyor,Halkevinde 'revue'adı altında,musikileri şurdan burdan derlenmiş şeyler gösteriliyor.Tuhaf şey...

O sıralarda kendimi gittikçe yalnızlığa itilmiş gibi hisseder olmuştum.Hatta dersim 'lüzumsuzluğuna bibaen' kaldırılıvermişti.Adeta sokakta yapayalnız kalmış gibiydim.
İşte tam bu sıralarda bir mucize oldu.Öyle bir mucize ki,benim hayatıma yeni bir yön vermesi bir yana, sonuçları bakımından Türk sanat hayatına yeni ufuklar açan bir mucize...

O acılı günlerimden bir gün yanıma merhum Münir Hayri Egeli geldi:

Kısa bir zaman sonra o zamanki İran Şahı Rıza Pehlevi Türkiye'ye gelecekmiş.

Bu münasebetle 'Gazi Hazretleri' Şah Hazretlerine bir opera gösterilmesini arzu ediyormuş.

Mevzuuda bizzat tesbit etmişler.Librettoyu/ yapıtın metnini ,konuya uygun olarak Münir Hayri hazırlamış.

Şimdi bana soruyor:'Bunun musikisini sen yazar mısın?'

Şaşkına döndüm:Bir aydan belki biraz daha fazla bir zaman içinde bir opera?

Eser yazılacak,orkestraya düzenlenecek, solistleri, korosu, orkestrası öğrenecekler ve temsil olunacak!Kiminle,hangi solistlerle, hangi koro ile?

Sonra bu işi yapacak olan bir kenara atılmış olan ben...

Münir Hayri bu operanın her halda yazılıp temsil olunmasını Atatürk önemle arzu ettiğine ve ilgililerce benim bu işi üzerime almam uygun görüldüğüne göre, prensipte mutabık kalırsak işin gerçekleşmesi için her şeyin yapılacağını söyledikten sonra beni aldı ve bizi sabırsızlıkla beklediği her halinden belli olan merhum Necip Ali Küçüka'nın evine götürdü.
Orada librettoya bir göz gezdirdim:Uzun ve birçok soliste ihtiyaç gösteren bir metin idi.Düşünüyordum...

Bir süre düşündükten sonra kararımı verdim:

İstanbul'dan Nimet Vahit ve Semiha Berksoy Hanımlar gelmeli,Ankara'da Nurullah ve Halil Bedii sağlanmalı,bazı gençleri sınamam için imkan verilmeli idi.

Eserin asıl yükü Nimet Vahit ile Nurullah'ın omuzlarında olacak, gerekirse, başka çare bulunmazsa Nurullah iki büyük rolü kabul edecekti.

Öteki şahıslara gelince, onlar sadece konuşacaklar, gerektiğinde solistlerimde konuşmalara katılacaklardı.

Bu aktörleri halkevinin temsil bölümü kadrosundan bulmak zor olmadı...

Koroya gelince; bunu da, belki, Ankara Kız Lisesinin ve o zamanki adıyla, İsmetpaşa Enstitüsünün kabiliyetli kızlarıyle Gazi Terbiye Enstitüsünün kabiliyetli erkekleri aeasından bir seçme yapmak suretiyle meydana getirmek mümkün olurdu...

Keza, orkestrayı sağlamakta benim gücüm dışında idi...Neyseki, bir iki gün sonra Münir Hayri bu işide, şeytanca bir yoldan halleder gibi oldu...

Ah bu çalışma...Zaman kısa, imkanlar son derece sınırlı.

Gündüz piyano başındayım sağımda Nimet Vahit, solumda Nurullah, önümde eserin sözleri.

Nimet olsun, Nurullah olsun, sözbirliği etmişçesine:

'Aman, Allah aşkına, zor olmasın.Alışkın olduğumuz ve kolay söyleyip ezberliyebileceğimiz bir tarzda olsun...'

Akşam üzeri arkadaşlar biraz nefes almak için Gazi Orman Çiftliğine gitmişlerdir.

Ya ben...Biraz sonra Cumhurbaşkanlığı Bandosundan beş müzisyen gelecektir ve benim gece sabaha kadar tek tek sayfalara yazdığım orkestra partiturunu elden ele geçirerek orkestra materyalini hazırlayacaklar, benimle birlikte sabahlayacaklardır...

Ama içimiz coşkun.Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarım içi şevkle kaynamaktadır.

Ben artık yaşlandığım için bilemiyorum:

Acaba bizim o atılım üstüne atılım yıllarında, Atatürk'le geçen o yıllarımızda, O'nu görsek de görmesek de, O'nunla konuşsak da konuşmasak da, içimizde duyduğumuz o dinmek bilmez heyecanı, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır?
Gönül ister ki o heyecan hiç sönmesin, çağdaş uygarlık düzeyine erişmek, hatta, Ata'nın deyimiyle, onun üstüne çıkmak yolunda çağa ve koşullara uygun atılımlar birbirini kovalasın...Ve bu ateş gönüllerde yansın, tutuşsun...

Ya orkestra?...Aklıma İstanbul'da o yıllarda aziz dostum, değerli müzisyen Cemal Reşid Rey'in kurmuş olduğu yaylı sazlar orkestrası geldi.Bu orkestra, Cumhurbaşkanlığı Bandosunun bir kısım nefesli sazlarıyla birleştirilip yeni bir orkestra yaratılamaz mıydı?Tek çıkar yol buydu...

Derken, bir gün Halkevi salonunun localarının birinde yabancı simalar belirdi;ertesi gün daha başkaları...

Ve nihayet üçüncü gün Atatürk bizzat çıkageldi.

Herkeste heyecan ve endişe son haddine varmıştı.

Bana gelince, heyecan ve endişe galiba bende yerini sabır ve tevekküle bırakmıştı.

Ama, kısa provanın sonunda locasından ayağa kalkan Atatürk'ün salonda çınlayan sesi yüreklere su serpti:

''Bravo!..Bravo!.. Devam edin!''

Akşam oldu, el ayak çekildi.Yalnız Halkevinin kitaplığında ben ve beş korist arkadaşım, bir sessizlik içinde yazıyor yazıyoruz.Saat onbir sularıydı.Birden Halkevinin kapısına vurulan sert darbelerin gürültüsüyle irkildik.Gelen Münir Hayri, heyecan içinde, bana adeta bağırırcasına sesleniyor:

'Çabuk kalk!..Gazi Hazretleri bizi bekliyor!'

Nihayet Çankaya'da Mustafa Kemal'in, Gazi'nin huzurunda idim.
Çocuk yaşımda ceket yakamın altına gizlediğim fotoğrafı, dergideki resmi, dolu dizgin Çeşme'ye yönelen atlılar, Kemeraltı'nda sanki toz, toprak içinde sakin, vakur, biz sokaktakileri selamlıyan Mustafa Kemal...
Hepsi, hepsi bir anda gözlerimin önündeydi.O gecenin tafsilatını burada verecek değilim.
Yalnız iki şey:
Biri, benim düşünmüş olduğum gibi bir orkestranın hemen kurularak, benim yönetimimde (bunu O arzu etmişti), çalışmalara başlanması emri;
İkincisi, hiddet ve şiddetle konuştuğu bir sırada söylediği, hala kulaklarımda çınlıyan şu sözler:

''...Bu bir inkilap hareketidir!..''

Evet, bir inkilap hareketi, ben de hiç düşünmediğim, belki çok kötümser duygularla dolu olduğum bir anda kendimi bir 'inkilap hareketi'nin içinde bulmuştum.
İlk temsil Atatürk ile İran Şahının huzurlarında yüz akıyla yapıldı.
Bir kaç gün sonra İstanbul'a gitmiştim, ki Atatürk'ün ertesi günü beni Yalova'de beklediği merhum Salih Bozok tarafından bildirildi.Üç buçuk - dört saat kadar süren bu ikinci görüşmeden sonra daha birçok kez Çankaya'da huzurlarında bulunmak benim için büyük bahtiyarlık oldu.Benim bulunduğum toplantılarda sanata ve özellikle musıkiye geniş yer verilirdi.

Nitekim 'Devlet Musıki ve Temsil Akademisi 'kurulması hakkındaki kesin telkinlerini o zamanlar yaptı.

Böylece de, Devlet operalarının, Devlet balelerininin ve Devlet Tiyatrolarının tmel kaynağı olan DEVLET KONSERVATUARI, kısa bir zaman içinde Ankara'da kuruldu.

Cumhuriyet devrinde ve Atatürk'ün telkinleriyle Türk Operasına doğru ilk adım işte böyle atılmıştır.

Benim yazmış olduğum eser, güzel sanatlar konusu üzerindeki düşüncelerini esasen yıllarca önce dile getirmiş olan Atatürk'te belki fikirlerin billurlaşmasına imkan hazırlamıştır.En güç koşullar altında, ama büyük bir heyecanla gerçekleştirilmiş olan bu ilk sahne tecrübemin, bu itibarla, gönlümde ayrı bir yeri vardır.

Adnan Saygun

(Kültür ve Sanat, sayı:2, Ekim 1973)


***** Saygımla , onurla sizlerle paylaşmak istedim .

Bu günkü Türk insanının Atasını / Mustafa Kemal'i  doğru tanıması , doğru bilmesi için ....

CİM BOM İDRİS .....
Logged

Her  insan ayrı bir çiçektir.
Kendisine has rengi ve kokusu vardır ...
**
Sevgi ve saygı görmek için 1inci veya
2inci olmak gerekmez .
Kendimiz olmak yeter.....
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.10 | SMF © 2006, Simple Machines LLC

SARIKIRMIZIYIZ.BiZ & 2007

Galatasaray

Clicky

kurallar                 SARIKIRMIZIYIZ.BiZ araç cubugu                hicbitmeyenhikayeler.com              Online DVD Kiralama

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM